AB'nin Önlenemez Çöküşü
Mutlak kudret ve güç sahibi yalnızca Cenab-ı Hakk’tır. Biz inananlar biliriz ki ilahi adalet er ya da geç tecelli eder; zulüm ve sömürü üzerine kurulu sistemler sonsuza dek ayakta kalamaz.
Bugün, tüm
dünyayı etkisi altına alan bir virüs salgını nedeniyle büyük ekonomilerin alarm
verdiğine, devasa kurumların güven kaybı yaşadığına ve sözde güçlü devletlerin
tıbbi malzemeler için adeta birbirleriyle çatışma noktasına geldiğine üzülerek
tanık oluyoruz. İçinde bulunduğumuz bu krizi, birçok uzman 1929 Büyük Buhran’ı
ile kıyaslamakta ve bu sürecin ardından dünyanın artık eskisi gibi olmayacağı
sıkça dile getirilmektedir.
Bu değişim
sürecinde ilk yıkılacak yapının Avrupa Birliği (AB) olacağı artık büyük ölçüde
kabul gören bir gerçektir.
Aslında
“birlik” kavramı doğu kültürüne aittir. Batı ise tarih boyunca, örneğin Haçlı
Seferleri gibi yağma amacı taşıyan girişimler dışında gerçek anlamda bir birlik
sergileyememiştir. Ancak iki dünya savaşının yıkıcı etkileri sonrasında bazı
Avrupalı liderler, kalıcı barışın ancak ekonomik ve siyasi birleşmeyle
sağlanabileceği fikrine yöneldiler. Bu doğrultuda 1951’de Belçika, Federal
Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’nın katılımıyla Avrupa Kömür ve
Çelik Topluluğu; 1957’de ise Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu. 1992’de Avrupa
Birliği adını alan topluluk, 2013’te Hırvatistan’ın katılımıyla 28 üyeye
ulaştı. Ancak İngiltere’nin ayrılmasıyla bu sayı tekrar 27’ye düştü.
AB, her ne
kadar bir birlik görüntüsü vermeye çalışsa da, kuruluşundan itibaren krizlere
açık bir zemin üzerinde şekillendi. Örneğin Avrupa Anayasası referandumunda
Fransa ve Hollanda'nın “hayır” demesi ve ardından Lizbon Anlaşması'nın İrlanda
tarafından reddedilmesi, Birliği ciddi bir çıkmaza sürükledi.
2008 küresel
finans krizi de AB’yi derinden etkiledi. Üye ülkelerde bütçe açığı ve kamu borç
oranları Maastricht kriterlerinin oldukça üzerine çıktı. Bu durum mali
sürdürülebilirliği sorgulatırken, borç krizi özellikle Yunanistan, Portekiz ve
İspanya gibi ülkeleri ödemeler dengesi açısından zora soktu. Bazı ülkeler
iflasın eşiğine gelirken, diğerleri IMF'den yardım talebinde bulunmak zorunda
kaldı.
Aynı şekilde
Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yükselişe geçen, milliyetçi ve korumacı
politikaları savunan radikal sağ hareketler de AB’nin bütünlüğü açısından önemli
bir tehdit haline geldi.
AB’nin
çözülme sürecine girerken aldığı en büyük darbe ise kuşkusuz, 2016’da yapılan
referandumla İngiltere'nin %52 oyla Birlikten ayrılma kararı almasıydı. Aslında
bu şüphecilik yeni değildi; İngiltere 1975'te de üyeliği tartışmaya açmış, AB
bütçesine yaptığı ödemelerden ve Brüksel'in kurallarından rahatsızlık duymuştu.
Ortak para birimi olan euroya da geçmemişti. İngiltere’nin ayrılığı, hem mali
yükümlülüklerin artması hem de siyasi dengelerin bozulması nedeniyle AB'deki
çözülmeyi hızlandırdı. Yapılan anketlerde, Avrupa halkının %40’tan fazlası
AB’nin önümüzdeki 10 yıl içinde dağılabileceğini düşünmektedir. Bu, yalnızca
ekonomik değil, siyasi bağların da zayıfladığını göstermektedir.
Tüm bunların
yanı sıra, AB’nin başlangıçta “post-modern bir umut” olarak görülen yapısının
nasıl bir krize dönüştüğüne, günümüzde hep birlikte tanıklık ediyoruz.
COVID-19
salgını özellikle Avrupa'da büyük bir yıkıma yol açtı. Başta geç alınan
kararlar ve yetersiz sağlık sistemleri nedeniyle ülkeler kendi başının çaresine
bakmak zorunda kaldı. Birlik hayali tamamen dağıldı. İtalya ve İspanya gibi
ülkeler AB’den tıbbi yardım talebinde bulunurken hiçbir ülkeden destek
göremedi. Almanya, iç talepleri karşılayabilmek adına maske ve tıbbi ekipman
ihracatını yasakladı. Daha sonra bu yasak gevşetilse de Avusturya, İtalya’dan
gelenlere sınırlarını kapattı.
Oysa AB'nin
en çok övündüğü iki temel yapı; ortak para birimi ve serbest dolaşımdı. Daha
önce mülteci krizinde kuzey ülkeleri güneydekilere sınırlarını kapatmaya
yönelmiş, bu durum Birlik içindeki güveni zedelemişti. Salgında sınırların
yeniden kapanması ve ihtiyaç sahiplerine yardım edilmemesi, bu iki temel
unsurun ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Fransa ve Almanya'nın kendi
çıkarlarını öncelemesi, İtalya ve İspanya halklarında AB’ye karşı büyük bir
güvensizlik oluşturdu. Sosyal medyada bir araya gelen milyonlarca İtalyan,
AB’den ayrılma çağrıları yapmaya başladı.
İtalya’nın
AB Büyükelçisi Maurizio Massari’nin “Ne yazık ki Komisyon’un çağrısına tek bir
AB ülkesi dahi yanıt vermedi” şeklindeki açıklaması; İspanya Başbakanı'nın “Ya
dayanışma gösterirsiniz ya da bu birlik çöker” sözleri ve Avrupa Parlamentosu
Başkanı'nın “Zor zamanda hiç kimse şemsiyesini paylaşmak istemedi” ifadesi, AB
içindeki kriz ortamını net şekilde gözler önüne sermektedir.
AB, yalnızca
ekonomik bir topluluk olarak kalmış olsaydı belki daha başarılı olabilirdi.
Ancak siyasi birlik hedefi, bu yapının sürdürülebilirliğini zora sokmuştur. Bu
süreçte zarar gören ülkelere yardım edilse bile, dağılmanın tamamen önüne
geçilmesi artık pek mümkün görünmemektedir.
Nitekim birlik
olmak; fedakârlık, emek, adalet ve paylaşım gerektirir. İnsanlığın huzur ve
refahı için gayret etmeyi gerektirir. Kaba kuvvetin değil, hakkın üstün
tutulmasını gerektirir. Komşusu açken tok yatmamayı gerektirir. Bu yüksek
değerlere ise tarih boyunca barış ve adaletin en güzel örneklerini sergilemiş,
köklü ve onurlu bir geçmişe sahip olan bizler sahibiz, onlar değil. Bugün
yaşananlar, inşallah doğunun yeniden birlik ve dirilişinin başlangıç noktası
olur.
Sağlıcakla
kalın, vesselam.

Öncelikle tebrik ederim, dusundugunuz, dertlendiginiz ve fikirlerinizi paylastiginiz icin. Evet dediginiz gibi birlik olabilmek fedekarlik ve gayret gerektirir. Kaba kuvveti degil Hakki ustun tutmayi gerektirir.Komsusu acken tok yatmamayi gerektirir. Ancak bu ustun mukaddes degerler maalesef artik bizde mevcut degil, ne ulke olarak ne de islam alemi olarak. Isra suresinin 81. ayeti su sekilde tercume edilmistir. De ki: "(Artık) Hakk geldi, bâtıl zail oldu... Mevcuttaki duruma baktigimizda muslumanlar Hakkin gelmesi icin batilin zail olmasini bekliyor gibi gozukmektedir, halbuki gunes dogmadikca karanlik kaybolmayacaktir. Biz Hakki bulmadikca batilda yok olmayacaktir. Bugun Islam dunyasinda birlikten söz edebilir miyiz? Filistin meselesinde mesela, Islam dunyasi ortak ne yapti? Kac muslumanin Yemende olanlardan haberi var? Ulkemizde kola satin alip dökerek Israili protesto ettigini dusunen kac kisi Cinin Dogu Turkistanda yaptiklari icin seslerini cikardi. Ya da Avrupa standartlarinda musluman bir ulkeden söz edebilir miyiz? Neden butun muslumanlar Avrupa, Amerika, Kanada yada Avustralya'ya göc etmeye calisiyor? Bizler gercek musluman olamadikca, ki mevcut halimizle cok ama cok uzagiz, Hakki nasil getirecegiz? Birazda kendimizi elestirmemiz gerekiyor gibi. Sanki muslumanlar olarak dunyaya cok daldik gibi. Biz bu durumdan kurtulmadiktan sonra batilada bisey olmaz diye dusunuyorum. Bu konu ile ilgili bir yazinizida cok okumak isterim. Tesekkurler
YanıtlaSilKıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim üstadım.
SilBu bu konuda da yazacaginiz anlamina mi geliyor? Sifre
SilMaalesef Üstadım yazmayacağım zira ev ödevi almıyorum sadece içimden gelenleri yazıyorum, ama yine de alakanız için teşekkür ederim.. Bu arada ikinci sorunuzun cevabı hafızam beni yanılmıyorsa Başak.
Sil